»Kullanıcı: »Şifre: Beni hatırla?
Beles.Org / Sosyal / Hikayeler / Çağdaş Hikayeler


Çağdaş Hikayeler:




Yazdı:  09 Jul 2008 20:13
KILAVUZU KARGA OLANLAR

Küçük bir kasabada Şevket adında on iki yaşında bir çocuk yaşıyordu. Şevket bir gün evlerinin tavan arasındaki eski sandık içinde bir harita buldu. Haritada o kasaba ve civardaki köyler,  kasabalar vardı. Hangi köyden veya kasabadan çıkarsan çık, yolun hep bir mağaraya varıyordu. Mağarada otuz metre ilerledikten sonra çeşitli galeriler, dehlizler ayrılıyor, fakat hangisine girersen gir yolun bir kapıya varıyordu. Altın kapıya…Eee,  tabii canım, altın kapı da altından bir anahtarla açılıyordu. Altın anahtarla altın kapıyı açınca önüne boydan boya çimenlik, çiçeklik, yemyeşil, günlük güneşlik mutluluk vadisi çıkıyordu. Mutluluk vadisinde geziyordun, dolaşıyordun, ağaçlardan türlü meyveler yiyordun, pınardan su içiyordun ve canın ne zaman sıkılırsa, ne zaman istersen, geldiğin yoldan geriye dönüp evine, işine gidiyordun. Canın istediği zaman da yolu biliyorsun tekrar mutluluk vadisine geliyorsun.

Haritanın kenarında yuvarlak içine alınmış bazı notlar var. İşte bu notlardan birinde, kılavuz olarak yanına mutlaka bir karga alman gerekir. Eğer yanına kılavuz karga almazsan dönüp dolaşıp evine döneceğin yazılı. Şevket, annesine, babasına durumu anlattı, haritayı gösterdi. Fakat onlar, kılavuzu karga olanın dediler, peh mutluluğun vadisi mi olurmuş, haritayı at sobaya yak dediler. Şevket mutluluk vadisine gitmek, orayı görmek istiyordu. Ertesi gün komşu çocukları Reşat ile Meserret’e  haritayı gösterdi ve gelin arkadaşlar, mutluluk vadisine gidelim dedi. Reşat ile Meserret,  Şevket’in bu güzel teklifini kabul edip yola çıktılar. Haritada yazıldığı üzere önce kılavuz kargayı bulacak ve karganın kılavuzluğunda mutluluk vadisine gideceklerdi. Şevket ortada, Reşat solunda, Meserret sağında  kol kola  girerek kararlı olarak yürüdüler.

Şevket, Reşat ve Meserret kasabanın dışında büyük bir çınar gördüler. Çınar varsa üstünde sürüyle karga vardır, dediler.  Üç arkadaş çınarın yanına gelip de kafalarını yukarı kaldırıp baktıklarında dalın birine oturmuş onlara bakan kargadan başka karga olmadığını gördüler, yani çınarda bir karga vardı. Şevket hemen toparlanıp şöyle dedi: “ Ah karga vah karga, biraz bana bak karga, diye dur sen gak karga, bizi peşine tak karga, mutluluk vadisine götür karga. İşte haritamız karga, mutluluk hakkımız sayın ve çok değerli karga. “ 

Karga önce gak dedi, sonra gak gak dedi, sonra guk dedi. Sonra ne mi dedi?  İşte dedikleri:  “ Bakın ben palavrayı sevmem. Doğru oturur doğru konuşurum. Kendi zararıma bile olsa gerçekleri söylerim. Yalanı, talanı, alanı, çalanı, kıranı, bağıranı sevmem. Böylelerine mikroskopla baksam görmem, görmekte istemem. Yanlarına sokulmam. Hele hele kavga.. Benim adım karga ama ben kavgadan hoşlanmam. Şimdi siz söyleyin bakalım çocuklar, kavga eder misiniz? “ Şevket bir adım ileri çıktı. Tabii ederiz, dedi. Bunun üzerine karga: “ Nee, dedi, eder misiniz? “  Şevket: “ Tabii ederiz, dedi, biz kavgadan nefret ederiz. “

Karga: “ Öyle söylesene çocuk, az daha yüreğime indirecektin. Çocuklar kavga etmezler diye biliyorum ben. Bir daha böyle şaka-şuka yapma. Şimdi, gelem yanına bakam da amanın haritaya, nerelerden  gidip  nerelerden geçesiniz. Varalım mutluluk vadisine amanın doldurun ceplerinize mutlulukları da dağıtıverin insanlara. Kalmasın beya, dünyada mutsuz insan. “

Yolda giderken Şevket  kargaya  bu kılavuzluk işi için ne kadar para istediğini sordu. Yanında sadece 50 kuruşunun olduğunu, eğer evet derse iki de takla atacağını söyledi. Bunun üzerine karga, böyle bir şeyi söylememiş olarak kabul edeceğini, kendisinin şimdiye kadar paraya teslim olmadığını ve mutluluğun parayla satın alınamayacağını belirtti. “ Ben insanları çok iyi tanırım, Şevket. Onları yıllardır gözlemliyorum. Örneğin, sizin kasabada bakkala gidip, ver bakalım şuradan iki kilo mutluluk, diyen müşteri gördün mü? İyi niyet, başkalarının hakkına saygı ve kavgadan, gürültüden uzak kalmak, bunları bilmek ve uygulamak insanların mutlu olmalarını sağlayacaktır. “ 

Daha sonra karga, Şevket, Reşat ve Meserret’i  mutluluk vadisine götürdü. Ooh, ne güzeldi canım burası, çocuklar vardı, gençler, büyükler, yaşlılar vardı. Onlar neşe içinde, güle-oynaya vakit geçiriyorlardı. Aman da şunlara bakın kurtla kuzu elele, arkadaş olmuşlar. Aslan, ceylanla kardeş olmuş. Kuş, arı, kelebek dost olmuş, kaplan maymuna post olmuş. Var mı onların mutluluğunu gölgeleyecek bir fikir cücesi.

Yazan: Serdar Yıldırım

AVCI  MEHMET ‘İN  KURŞUNU

Avcı Mehmet gökyüzünde uçmakta olan bir şahin görünce tüfeğini doğrulttu, nişan aldı ve tetiğe bastı. Namludan fırlayan kurşun şahine yöneldi. Aradaki yüz metrelik uzaklığı bir çırpıda aşıp onun gövdesine saplanırdı, çünkü Avcı Mehmet hiç kaçırmazdı. Kurşun gözlerini açtı, şahini gördü, ona acıdı. Öyle ya neden durup dururken bir can alsındı. Neden durup dururken öldürmek ihtiyacı hissetsindi. Şahinin kendisine bir zararı dokunmamıştı.

Çok hızlı uçuyordu canım bu şahin. Sanki birisi tarafından kovalanıyormuş gibi. Kurşun gözlerini şahinin gerisine kaydırdı. İşte o zaman bir kırlangıçla bir kartalın şahinin peşi sıra uçmakta olduklarını gördü. Kartal kırlangıcı kovalıyor olsa şahin kırlangıçtan niye kaçsındı?  Kartal hem kırlangıcı  hem de şahini kovalıyor olsa niye kırlangıçla şahin aynı hat üzerinde uçuyordu, biri bir yana diğeri öbür yana kaçar, böylelikle kartal sadece birini kovalamak zorunda kalırdı.

Kurşun onların yarıştıklarını düşündü. Doğruydu bu. Aylarca süren seçmelerden sonra üç yüz civarındaki uçan yaratıktan en iyi dereceleri yapan on tanesi finale kalmıştı. Bugün yapılan final yarışmasıyla şampiyon belirlenecekti. Yüz kilometrelik yarışın yarıya yakın kısmını  kırlangıç önde götürmesine karşın, şahine geçilmiş, yine de şahini geçmek için yoğun çaba sarf ediyordu. Yarış  beş kilometre ilerdeki dağlarda son bulacaktı. Dağlarda binlerce uçan yaratık yarışın sonucunu merakla bekliyordu.

Bırak şahin şampiyon olsun. O, ne zamandır bu yarışa hazırlanmıştı. Az sıkıntı çekmemişti bugün için, az ter dökmemişti bugün için, bu yarış için, birincilik için. Onu da sevenler var, onu da bekleyenler var. Ümitleri kırma. Şahine yol ver geçsin gitsin,  şampiyon olsun. Kurşunun şahini gördükten sonra saniyenin onda biri kadar süren bocalaması aniden kesin kararlılığa dönüştü ve hedefine bir metre kala geniş bir kavis çizerek ilerdeki ağaçların arasına düştü. Yarışın sonunda, şahin birinci oldu. Kırlangıç ikinci, kartal üçüncü sırada yer aldı. Onlar birbirlerini tebrik etmeyi unutmadılar. Aylar sonra oralardan geçmekte olan izci gurubundaki bir çocuk izci kurşunu yerde görüp cebine attı. Evine döndüğünde kurşunu temizledi ve odasındaki komodinin içine koydu. Odaya her girişinde kurşunun sevgiyle gülümsediğini görüyordu. Kurşun iyilik yapmış, iyilik bulmuştu. Mutluydu.

Yazan:  Serdar Yıldırım
                                         
                                           CANISIKILAN  FİL

“ Karşı yoldan bir insan geliyor. Ama ne hızlı. Koşuyor mu? Hayır  koşmuyor. Dur bakayım, bir şeye binmiş. Acaba o şeyin adı ne? Biraz hızlanıp yetişeyim şuna. “
“ Hey, insan nasılsın? “
“ İyiyim, sağ ol fil. Sen nasılsın? “
“ Ben de iyiyim. Sen neyin üstündesin şimdi? “
“ Bu mu? Bisiklet canım. İki tekerlekli bisiklet. “
“ İki tekerlekli bisiklet mi? “
“ Evet. “
“ Hayatımda ilk defa görüyorum böyle bir şey. Herneyse. Ben sana ne soracaktım ya. Hah buldum. Canım çok sıkılıyor, ne yapayım? “
“ Canın mı sıkılıyor? O zaman bisiklete bin, rahatlarsın. “
“ Bisiklete mi bineyim? Beni taşımaz ki bisiklet. “
“ Sen de taşıyanını bul. “
“ Nerden bulayım? “
“ Bul bir yerden. “
“ Bulamazsam. “
“ Bulamazsan, seni taşıyacak kocaman bir bisiklet yap. İşim acele, haydi, bana müsaade. “
Adam bisikletle giderken, fil de, koşar adım ters yöne gitmeye başladı. Ama fil arada bir durup adamın arkasından baktı. Düşündü.
“ İnsana canım sıkılıyor dedim, bisiklete bin dedi. Rahatlarmışım. Acaba canı sıkıldığı için mi bisiklete biniyor?  Tüh, keşke sorsaydım. Şuna bak, ne hızlı gidiyor. Sahi iki tekerleğin üstünde nasıl dengede duruyor, düşmüyor, hayret!..”
Fil bisikletli adama yetişti:
“ Şey, canın sıkıldığı için mi bisiklete biniyorsun? “
“ Peşimden geleceğini anlamıştım. Sen çok meraklı bir filsin. Evet, canım sıkıldı, şöyle bir tur atayım dedim. Bisiklete binmek can sıkıntısına iyi gelir. Sana boşuna mı öğüt verdim? “
“ Peki, iki tekerleğin üstünde nasıl dengede duruyorsun? “
“ Alışkanlık meselesi. Bine-ine  alışıyor insan. Öğrenirken biraz zorlandım ama sonra alıştım. Şimdi basit geliyor. “
“ Ben de alışabilir miyim dersin bisiklete binmeye? “
“ Sen önce bir bisiklet sahibi ol, daha sonra bana o soruyu sor. “
“ Bisiklet su üstünde gider mi? “
“ Hayır, ne üstünde, ne altında gitmez. “
“ Uçar mı? “
“ Hayır uçmaz. “
“ O zaman ne yapar? “
“ Kaçar. “
“ Nasıl? “
“ İşte bak böyle. Sakın peşimden gelme.”
Bisikletli adam,  hızını artırıp uzaklaşıp giderken, fil, adamın arkasından bakakaldı.

Yazan: Serdar Yıldırım

                                 TÜRK  PALYAÇOSU  NİHAT

Bir palyaço varmış. Adı Nihat’mış. Sirkte sahneye çıkarmış. Kendine özgü konuşması ve hareketleriyle seyircilere neşeli dakikalar yaşatırmış. Palyaço Nihat sahne dışı yaşamında konuşkan biri değilmiş. İçine kapanıkmış, kendi halinde bir yaşam sürermiş. Mutsuzmuş palyaço, kederliymiş. İstermiş evi olsun, karısı, çocukları  olsun, ama olmamış işte. Gençken tanıştığı kızlara bir türlü ısınamamış, çok istemesine karşın, evlenememiş.

Palyaço sahneye çıkarken maske taktığı için arkadaşlarından bile onun palyaço olduğunu bilmeyenler varmış. Palyaço bazı arkadaşlarını seyirciler arasında görüyor ve onların kendisini alkışlamalarından mutluluk duyuyormuş. Ama o sahne dışı yaşam var ya  yani  normalde yaşanan hayat, halkın yüzde doksan sekizinin yaşadığı hayat, palyaçonun ilgisini çekiyormuş.

“ Keşke bu işin içine girmeseydim, diye düşünüyormuş. Keşke palyaço olmasaydım. Neyine gerek senin palyaçoluk, neyine gerek senin sanatçılık. Herkes gibi yaşa, bırak palyaçoluğu. Sanki palyaçoluktan para kazanıyorsun, boş ver kazanmayı, bazen giydiğin elbiseler ve sahne dekoru için cebinden para ödüyorsun. Hani gündüz dükkâncılık yapmasan gece sirkte zaten sahneye çıkamazsın. Oradan kazandığın buraya aktarılıyor ki, palyaço başarılı oluyor. Yoksa her gece aynı elbiseyi giy, hep aynı dekor önünde oyun oyna, bırak alkışı seni seyretmeye gelecek seyirci bulamazsın. “

Palyaço bir gün yakın arkadaşlarından birine bu düşüncesini açıklamış. Bunun üzerine Çetin şunları söylemiş:  “ Sen sahne masrafının çoğunu kendi cebinden karşılamasan patron seni kovar. Dünya çapında palyaçosun, büyük sanatçısın ama nedeni bilinmez, patron seni mutlaka kıskanıyordur. İnan bana sahnede aldığın alkış azalınca en büyük darbeyi patron vuracaktır. Beline ilk tekmeyi patron indirecektir. Bak biz arkadaşız ama ben bile seni bazen kıskanıyorum. “

“ Patronun bana ilk tekmeyi vurduğunu varsayalım. İkinci tekme senden mi gelecek? “

“ Yok, be Nihat, benim sana tekme falan vuracağım yok. Patron da vuramaz, çünkü tekme vurmaya hazırlanırken kendini yerde bulur. Sen akıl almaz bir zekâya sahipsin, Nihat. Ondan bir saniye önce davranırsın. Palyaçoluğu bırakıp da zekânı köreltme. “

Çetin’in  sözleri  palyaçoyu  sevindirmişti. Maskesiz yüzüne tatlı bir gülümseme yayıldı. Yeni sahne dekoru yaptırmıştı. Borcu vardı. Para lazımdı. Acaba istese Çetin verir miydi?

“ Çetin, paraya ihtiyacım var. Bana borç verir misin? “  diye sordu.

Çetin cebinden bir tomar para çıkarıp palyaçoya verdi. Palyaço Nihat, Çetin’in  verdiği parayı aldı. Sanata ve sanatçıya maddi ve manevi yönden destek olan iyi insanlar olmasa sanat da olmazdı, sanatçı da olmazdı. Palyaço Nihat, o gece sirkte sahneye çıkınca ön sırada oturanlardan birinin Çetin olduğunu gördü. Palyaço Nihat,  sahnede takla atarken, komik şeyler anlatıp seyircileri güldürürken, Çetin’in  oyunun sonlarına doğru hüngür hüngür ağladığını fark edemedi.

Yazan: Serdar  Yıldırım

                                   AYRANCININ  OĞLU  KUMARCI

Bundan yıllar önce bir çocuk varmış. Ayranı çok severmiş. Yemek yerken mutlaka sofrada bir bardak ayranının olmasını istermiş. Aradan zaman geçmiş, çocuk büyümüş, ayrancı olmuş. Yoğurt alıyor, evde ayran yapıyor, hem içiyor, hem satıyormuş. Üç tekerlekli el arabasının üstüne tahtadan fıçıyı yan yatırmış, fıçının kenarına çeşme takmış, çeşmeyi açınca ayran bardağa akarmış. Araba yürüdükçe fıçı sallanır, ayran tam kıvamında olurmuş. Bir içen bir daha içermiş. Ayrancı daha sonra helal ayran içmiş bir kızla evlenmiş. Bir, iki, üç derken, tam dokuz çocukları olmuş. Çocukların beşi erkek, dördü kızmış. Çocuklar büyüdükçe babalarına yaptıkları yardım da büyümüş ve ayrancı giderek zengin olmuş. Bir çiftlik satın almış. Burada inek ve koyun yetiştirmeye başlamış. Artık ayran yapımı için gerekli yoğurdu başka yerden almıyor, yoğurtçunun kazancı ayrancının cebinde kalıyormuş, yani kazancı katlanmış.

Aradan zaman geçmiş, ayrancının oğulları, kızları evlenmiş ama babalarından ayrılmayıp hepsi çiftlikte yaşamaya başlamışlar. Derken, ayrancının oğullarından biri kötü arkadaş kurbanı olup kumar illetine dadanmış. Bir tas ayranına, bir koyununa kumar oynarken, eğlenirken, bir gün şansı kötü gitmiş  ve üç koyun kaybetmişken, zararını kurtarmak için, beş koyununa oynamış. Beş de gidince on koyununa oynamış ve sonunda, tam bin koyun borçlanmış. Borç senedi imzalamış. Senedin günü gelince alacaklılar sıkıştırmaya başlamış. Bunun üzerine oğlanın babası yani ayrancı çiftliği verip oğlunu kurtarmış.

Ayrancı, oğulları, gelinleri, kızları, damatları ve torunlarını alıp köyde büyükçe bir ev kiralamış ve tek tekçiliğe dönmüş. Üç tekerlekli el arabasının üstündeki tahta fıçının içindeki ayranı bardakla satmaya başlamış. Oğulları, damatları da başka iş tutmuşlar. Değişik meslek sahibi olmuşlar. Biri ırgat, biri çöpçü, biri demirci gibi…Ayrancının eski çiftliğinin etrafındaki evler giderek çoğalmış, zamanla kasaba, sonra da şehir olmuş, ama orasının adı hep Ayrancı kalmış.

Yazan: Serdar Yıldırım

Yazdı:  09 Jul 2008 20:16
ROBOT  KARTAL

Profesör Jack Stingo  üniversitedeki görevinden arta kalan  zamanlarda  laboratuvar  haline getirdiği evinin bodrum katında  çeşitli  deneyler  yapıyor,  yeni  buluşlar  gerçekleştirmeye çalışıyordu. Son birkaç yıldır bütün dikkatini robot kartal yapımına vermiş ve  çalışmalarını bu yönde yoğunlaştırmıştı. Gerçi şimdiye kadar iki  robot  kartal  yapmış  ve  bunları  şehrin    varoşlarındaki  evinin geniş bahçesinde uzaktan kumanda ederek uçurmuştu, ama onun  asıl amacı bu değildi.

Profesör Jack Stingo   sıranın  son  derece  geliştirilmiş  bir  robot  kartal  yapımına  gelmiş olduğunu biliyordu. Bu robot kartal diğer robot kartallardan pek çok farklı özelliklere sahip bulunacaktı: Kafasının içine yerleştirilmiş mini bilgisayar aracılığıyla bilmesi gereken  tüm bilgilere sahip olacak ve bu  bilgilerin  ışığında  kartallarla  yakın  ilişkiler  kurarak  onların yaşantılarını araştıracaktı. Edindiği izlenimleri kafasındaki mini  bilgisayarda  değerlendirip  anında profesörün laboratuvarındaki bilgisayara geçecekti. Ayrıca   gözlerindeki kameralar ile gördüğü her şey laboratuvardaki bilgisayarın ekranında profesörün görüşüne açık  olacaktı. Yeni ve değişik bilgiler öğrenmek isteği insan zekasının vazgeçilmez tutkusuydu ve  bilinen ile yeterli kalınmayıp bilinmeyeni de bilmek için harcanacak çaba,  insanoğlunun  gelecekte edineceği yeni bilgilere atlama taşı olabilirdi,  her yeni bilgi insanlığın  yararına  sunulabilirdi. 

Profesör Jack Stingo  üç yıl  süren  yorucu  bir  çalışmadan  sonra,  robot  kartalın  yapımını tamamladı; robot kartalı bahçeye çıkardı, laboratuvara  döndü, bilgisayarın  başına  geçti  ve uzaktan kumanda aletini çalıştırarak robot  kartalın  uçmasını  sağladı.  Robot  kartal    evin üzerinde birkaç tur attıktan sonra dağlara doğru yöneldi. Sarp ve yalçın kayalıklarda yaşayan kartalların arasına karışıp, onların yaşantılarını araştıracaktı. Robot kartal  bir  süre uçtuktan sonra  çok yükseklerde geniş daireler çizerek uçmakta olan  bir  kartal  gördü. Bu  kartal  ne yapıyordu böyle?  Onun geniş daireler çizerek uçmaktaki  amacı  neydi?  Bunu  ona  sormak lazımdı. Yükseldi. Kartalın yanına yaklaşınca:

“ Özür dilerim, niye dönüp duruyorsun orada? “ diye sordu. Bunun üzerine kartal  sert ve çok şiddetli bir tepki gösterdi:

“ Sus, kaç oradan, işin yok mu senin?  Defol git buradan…”

Robot kartal  hemen oradan uzaklaştı. Bu ne biçim kartaldı böyle? Özür dileyip,  niye  dönüp duruyorsun diye sormuştu. Peki, kartal  neden  onu  kovmuştu?  Robot  kartal  o  geceyi  sakin geçirdi. Ertesi sabah sarp ve yalçın kayalıklara yaklaşmıştı ki  bir kartal yuvası gördü. Yuvada iki kartal ve bir yavru vardı, onlara doğru yöneldi. Aynı anda iki kartal  yuvadan  ayrılıp  hızla uçarak robot kartalın önünü kestiler. Kartallardan biri:

“ Sen ne yaptığını sanıyorsun? Bu ne münasebetsizlik? Dün  av  takibindeydim,  tam  dalışa geçecekken  beni lafa tuttun, avımı kaçırdın. Bugün ise yuvama gelmeye çalışıyorsun. Bunlar korkunç hatalar ve kesinlikle affı yoktur. Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın   bir  kartalın bunları bilmesi gerekir. Neden bilmem  senin bu hataları bilmeden yaptığını düşünüyorum. Eğer  bilseydin karşımda böylesine soğukkanlı duramazdın. Şimdi hiçbir şey söylemeden çek git buradan ve bir daha karşıma çıkma. Üçüncü hatanda parçalarım seni.. Bak hala duruyor ”  dedikten sonra  robot kartalın üstüne atılmak istedi. Robot kartal aniden geriye dönerek, son sürat oradan kaçmaya başladı. Kartallar, robot kartalı bir süre kovaladıktan sonra yuvalarına  döndüler. Robot kartal yarım saat kadar uçtuktan sonra bir dağın yamaçlarındaki kayalıklara indi. Çevre oldukça sessizdi. Kafasındaki mini bilgisayarda olayları değerlendirmeğe, tüm   konuşulanları profesörün bilgisayarına geçmeye başladı. İşlem tamamlandıktan sonra  hangi  yöne doğru uçması gerektiğini bulmaya çalışırken, bir kartal sesi duydu.

“ Hey arkadaş!..Orada ne yapıyorsun? Yanına gelebilir miyim? “ Robot  kartal   başını  sola çevirip baktı. İlerde bir kartal kayalıklara konmuş  ve  bir  kanadını  sallıyordu. “ Konuşmak istersen yanına  gelebilirim. Gelmemi  ister  misin, arkadaş? “ Bu,  robot  kartalın  arayıp  da bulamadığı fırsattı. İşte fırsat ayağına kadar gelmişti. Buna şans denirdi ve bu şansı kaçırmazdı.

“ Gel arkadaş, gel, gel de konuşalım.  ”  Kartal uçtu, robot kartalın yanına kondu.

“ Bir süredir seni izliyorum, arkadaş. Az önce epey dalgındın, sanki gövden buradaydı, fakat aklın başka yerdeydi veya öyle gibi göründün bana diyelim. “

“ Söylediklerin bir şekilde doğru sayılabilir. Her şeyin bir nedeni  vardır. Buradan  hareketle geriye gidersen oluşa, ileri gidersen sonuca varırsın. “

“ Sonuca varmak  o oluşun nedenlerini ortadan kaldırmakla ortadan kaldırmakla mümkündür. Öyle değil mi arkadaş? “

“ Çok çok doğru..Sözü fazla uzatmayalım. Ben  Profesör  Jack  Stingo  adındaki bilim adamı tarafından yapılmış olan bir robot kartalım. Kartalların yaşantılarını araştırmakla görevliyim. Dünyadaki kartalların sayısı giderek azalmakta. Bu durum  insanlar  tarafından  biliniyor  ve kartal nesli yok olmasın diye çalışmalar yapılıyor. Profesör   benim  aracılığımla  elde  ettiği bilgileri  insanlığın görüşüne sunacak ve insanların kartallar hakkında bildikleri yeni bilgilerle pekişecek. Bu bilgilerin ışığında yapılacak çalışmalar, kartalların çoğalmasını sağlayacak. Bir kartal olarak böylesine faydalı bir amaca hizmet etmek görevin olmalı. ” Kartal  bir süre şaşkın şaşkın   robot kartalın yüzüne baktıktan sonra kendini toparladı.

“ Demek sen bir robot kartalsın. Oldukça değişik davranışlar içindeydin, fakat sen söylemesen bir robot olduğunu anlayamazdım. Her neyse  biz  kartallar  çoğunlukla  gündüzleri  avlanırız. Her kartalın ayrı bir av sahası vardır. Bir kartal başka  bir  kartalın  av  sahasına  giremez. Bu yasaktır. Av peşindeyken ve yuvamızda dinlenirken   rahatsız  edilmekten  hoşlanmayız. Eğer rahatsız eden olursa tepki görür, haddi bildirilir. Kendi  aramızda  pek  itiş  kakışımız  olmaz.  Bunun nedeni  aile dışında  çok nadir olarak  iki kartalın bir araya gelip görüşmesidir. Bildiğin gibi  kartallar  göklerin  hakimidir.  Hiçbir  uçan  yaratık  bizimle  havada  boy  ölçüşemez. Yuvalarımızı  dağların  doruklarına,  kayalıkların  en  sarp  ve  ulaşılmaz  yerlerine  yaparız.  Oralarda yabancı gözlerden uzakta yaşarız. Bazen nereden bilmem çıkar bir yılan yuvadaki yumurtalara musallat olur. Yuvada üç yumurta olsa birini,  ikisini  garanti bu yılanlar   kapar.  Bir an bile boş bulunmaya gelmez yuvada yumurta varken. Biz  de  her  gün  pek  çok  yılan avlarız fakat çabuk ürediklerinden sayıları hiç azalmaz  bu  yılanların.  Hani  olsa  bir  türlü  olmasa bir türlü..Bir de insanlar tüfeklerle vururlar kartalları, öldürürler..Kartal eti yemezmiş  insanlar peki neden öldürürler o zaman kartalları?  Hayır, böyle anlamsız şey olmaz. Kartallar  olmasa her taraf yılan, çıyan dolar. Tarla faresine adım başında rastlanır. Bu tarla fareleri bir çoğalsalar ne tarla kalır, ne bağ, ne bahçe. Bütün mahsulü silip süpürürler. Bunun sonucu aç  kalan yine insanlar olur, benden söylemesi. ”

Daha sonraki konuşmalar soru-cevap şeklinde oldu. Robot kartal kafasına takılan konuları kartala sordu, o da   bu  soruları  cevapladı. Bir  süre  daha  konuştuktan  sonra   robot  kartal:
“ Bu kadarı yeterli, teşekkür ederim, arkadaş  ” dedi.  Kartal: “ Asıl ben teşekkür ederim, arkadaş  ” dedi ve uçup gitti. Robot kartal  hemen  konuşulanları profesörün bilgisayarına geçti. Birkaç gün daha çevrede gözlemlerini  sürdüren  robot  kartal   profesörden görev tamamlandı sinyalini alınca dönüş yolculuğuna başladı. Elde edilen bilgiler profesör  tarafından  derlenip  toparlandıktan  sonra   yayım   yoluyla   insanların   görüşüne sunulacaktı.                                             
Yazan: Serdar  Yıldırım                    
KRAL PORTAKAL ÇARLİ

Portakal bahçesinin kralı Çarli hava kararmaya başladığında sessizce ağaçtan aşağı süzüldü. Bir ağacın altına gidip toprağı çapalamaya başladı. Aradan yarım saat geçmeden portakalların hepsi aşağı inmiş ve işe koyulmuş olacaktı. Bir gece devriye komutanı, Çarli’nin yanına geldi. Çarli doğrulurken çapasını yere attı ve gülümseyerek sordu:
“ Evet  komutan, haberler nasıl? “

Komutan:
“ Efendim, dedi, istilacı ısırgan otları sınıra çok yaklaştılar. Isırganların başı, portakal bahçesinde portakal kalmasın, ileri, diye bağırıp duruyor. Araya doldurduğumuz taşlar onları durduramazsa diye endişe ediyorum. “

“ Endişelenmene gerek yok, komutan. Merak etme, taşlar onları durdurur. Bırak bağırıp çağırsınlar. Sesleri kısılınca çekip giderler. Elma bahçesini, armut bahçesini ve ötekileri defalarca uyarmıştık, ama bizi dinlemediler. Sınırlarınıza taş döşeyin, ısırganlarla savaşmayın, sonu belli olmayan bir maceraya atılmayın dediğimizde bizimle nasıl alay ettiklerini bilirsin. Neymiş efendim, onlar korkak değillermiş. Isırganları duman ederlermiş. Sonuç ortada. Bu duruma çok üzüldük, ama başka ne yapabilirdik ki? Her neyse önemli olan, bundan sonrası. Isırganlar bizden bin kat kalabalık. Ateşin sönmesini bekleyeceğiz. “

Kral Portakal Çarli, savaşmamakta bu derece kararlıyken ve savaş olmaması için gerekli önlemleri almışken, savaş olmasını beklemek yanılgı olur. Isırganlar çok değil, üç gün sonra portakal bahçesinin etrafındaki kuşatmayı kaldırıp çekip gittiler. Gerçi portakallarla ısırganlar savaşmamışlardı, ama savaş olmadan da zafer kazanılabilirdi. Zafer portakallarındı, çünkü portakallar olası bir savaşa ısırganları başlarından defetmek için gireceklerdi. İşte, ısırganlar defolmuştu. Kral Portakal Çarli, portakal bahçesini kurduğu belli bir düzene göre yönetmeye devam etti. Bahçede zengin portakal yoktu. Zenginin olmadığı yerde fakir zaten olmazdı. Özenme olmazdı, moraller bozulmazdı, kavga - kargaşa çıkmazdı. Gül gibi geçinip giderlerdi. Nitekim gül gibi geçinip gidiyorlardı işte.

Yazan: Serdar Yıldırım

KOŞUCU  PENGUEN

Güney Kutbu’nda  koşuya çok meraklı bir penguen yaşardı. Bu penguen devamlı olarak antrenman yapar, yarışmalara hazırlanırdı ve hep ön sırada yarışmayı bitirmeyi hayal ederdi, fakat ya sonuncu ya da sondan bir önceki olarak yarışı tamamlardı. En büyük başarısı ise, beş penguenin katıldığı bir yarışta üçüncü olmaktı. Bu duruma canı sıkılan koşucu penguen bir gün doğup büyüdüğü yerleri terk etti ve yüzerek Arjantin’e  gitti. Koşucu penguen burada bir maymunla arkadaş oldu. Bir gün maymuna:

“ Şu yüz metre ilerdeki ağaca kadar yarışsak, beni geçebilir misin? “ diye sordu. Maymun gülümsedi: “ Belli olmaz. Yarışalım da görelim bakalım kim önce ağacın yanına varacak. “ Biraz sonra yarış başladı. Son metrelere kadar koşucu penguen yarışı bir adım önde götürdü, fakat aniden hızını azaltıp, maymunun yarışı kazanmasını sağladı. Bunda koşucu penguenin, yarışı kazandım gibi ama ya maymunun geçildi diye canı sıkılır da bir daha benimle yarışmazsa, diye düşünmesi etkili oldu. Sonraki günlerde koşucu penguen ile maymun arkadaşlıklarını sürdürdüler. Ara sıra yaptıkları yarışlarda bazen koşucu penguen, bazen de maymun birinci oldu. Günlerden bir gün iki kafadar tam yarışa başlarken, otların arasında bir hışırtı duydular. Hemen doğrulup sesin geldiği tarafa döndüler ve bir kaplumbağanın kendilerine doğru geldiğini gördüler.

Koşucu penguen: “ Merhaba  arkadaş, biz karşıdaki ağaca kadar yarışacağız. Bu yarışa sen de katılmak ister misin? “ diye sordu.

Kaplumbağa: “ Ben ikinizi de geçerim “ dedikten sonra, koşucu penguenin ilk, maymunun ikinci sırada tamamladığı yarışta onlardan çok çok sonra yarışı tamamladı. Üçü daha sonraki günlerde defalarca yarıştı, kaplumbağa her yarıştan önce iddialı konuştu fakat hep sonuncu oldu. Bir gün kaplumbağa kaplumbağalar arası koşu yarışmasına katılacağını ve birinci olacağını söyledikten sonra: “ Kesin birinci benim. Bak görürsünüz, ben yarışı en ön sırada tamamlarım. Onlar benle boy ölçüşemez. Zafer benimdir “ dedi. Kaplumbağa yarışı baştan sona önde götürüp birinci oldu.

Maymun da maymunlar arası koşu yarışmasına katıldı ve dördüncü oldu. Maymun yarışma öncesi hep birinci olamayacağını söyledi. Koşucu penguen çok uğraştı birinci olacağına inandırmak için. Aralarındaki tartışmalar neredeyse kavgaya dönüşecekti ki, koşucu penguen fazla ileri gitmedi: “ Sen birinci olacağım demedikten sonra, kendini buna inandırmadıktan sonra zaten birinci olamazsın. Kazanmak için, kazanacağım demek gerekir. Bu kibirlilik demek değildir, büyük düşünmek demektir. Büyük düşünmeden büyük işler başarılamaz. Kazanacağım, birinci olacağım de, birinci ol “ diyerek çok ısrar etti fakat dinletemedi.

Burada maymunu fazla suçlamamak gerekir. Maymun yakın çevresinden büyük düşünmenin ve büyük konuşmanın yanlış olduğunu pek çok defa dinlemişti. Bu ortaçağ kalığı zihniyeti onun kafasından söküp atmak zordu. Koşucu penguen bu durumun farkına vardığı için, yarışmadan sonraki günlerde aynı konuyu maymunla tekrar tekrar konuşmak ihtiyacını hissetti. Maymunun şampiyon olacağına inancı sonsuzdu. Aradan zaman geçti ve öyle bir an geldi ki, maymun birinciliklere abone oldu.

Bir süre sonra koşucu penguen, Güney Kutbu’na geri dönmeye karar verdi. Tanıdıklarıyla vedalaştığının ertesi günü sahile indiğinde on binlerce orman hayvanının göz alabildiğince okyanusun önünde sıralandığını gördü. Az sonra giderek genişleyen birçok dairenin ortasında kalan koşucu penguen, on binlerin “ Arjantin senin vatanın, gitme burada kal “ şarkısını söylemeye başlamasıyla duygulandı ve gözleri doldu. Bu kadar çok sevildiği Arjantin’de kalmayı düşündü. Şarkı bitince koşucu penguen gür sesiyle: “ Arjantin benim vatanım, gitmiyorum, burada kalıyorum “ diye bağırdı.

Yazan: Serdar Yıldırım





                                                       
Ana Sayfa