»Kullanıcı: »Şifre: Beni hatırla?
Beles.Org / Sosyal / Hikayeler / Sabaha nöbetçi kaldığımız vakit


Sabaha nöbetçi kaldığımız vakit:




Yazdı:  15 Jan 2006 17:59
Bir iç çekiş,bir içgüdü manyetiğinde birbirini çeken tek kişilik iki dünya. Güneş yılının en acımasız çağında, yıldızları çalınmış, bomboş bir kainatta her anlamı yıldız yüklenen, her anına yıldız iliştirilen ve tüm içeriği; yaşanması zorunlu anıları betimleyen bir hızla birbirine yaklaşan tek kişilik iki dünya....

her şey dönüyordu yörüngelerinin kesiştiği noktaya.......

En büyük aşkların harabelerinde ıslık çalınabilinen, her ilişkinin hep aynı karasularda yaşandığı ve hep aynı kıyılardan karaya vurduğu yüzyılda, gözlerde ve iç sığınaklarda nicedir zincirlerini kırmak için diş bileyen tüm maneviyatımız elbet bir isyan başlatacaktır. Yüzüyle yüzleşemeyen gözler tarihsel muhbirliğiyle altını çizecektir anlamı boşaltılmış duygu tasvirlerinin.
Çünkü;
Zaten paramparça olmuş yüreğimizin paslanmış yanlarından, yıllardan ve tarihimizden arta kalanları istiflediğimiz, zaman dediğimiz tünel, elbet boşaltacaktır içini günü geldiğinde ve yaşanmış anıları değil, yaşanmamış anıları arayacaktır benliğimiz...... 
Ve ben şimdi, bu yazının her satır başında arıyorum seni, bir kez daha kelimeler sesi, ses teni çağırıyor ve adressiz mektuplar veriliyor şehrin tüm postahanelerine......... 

Geceydi....
Süngülerin düştüğü vakitti... 
yağmur yangınlarının alevlendirdiği şaşkınlığımızı
ve yangınlara atmak istediğimiz yanlarımızı
soru işaretleriyle takas ettiğimiz vakitti
büyülerle kuşatılmış 
iki kişilik törendi......
ve ben sunaklarına terk ediyordum gizlerimi, 
aralanıyordu yüzümü karartan hüzün perdeleri...........

Kendi coğrafyasında kaybolan ütopyalar, kendi akıntısına kapılan akarsular, kendi gölgesinde üşüyen dağlar ve biyografisinin çevirisini yapamayan insanlar ,
incelen mürekkepleri ince gözyaşlarıyla beslenen günceler
zamanın talanını bekleyen,
kendimizi içimize kitleyen bizler....
alışkanlıkları; aşk, hataları; tecrübe diye açıklayan sözlüklerimizi 
ağladığımız filmleri, okuduğumuz kitapları ve ortak olduğumuz yaşamları içimize sığdırmaya çalışırken benliğimizi iteleyen bizler
ve evlat edindiğimiz bir çocuk içimizde
çocukluğunu gizler..........

Kelimelerin; sesi, sesin; teni çağırdığı vakitti... 
Geceydi.....
Sabaha nöbetçi kılmıştı bizi, dindiremediğimiz güdülerimizin gizlerinde saklanan, o kendini açıklayan ama korkutan, kendimizle bizi yeniden tanıştıran devrik cümleler senfonisi.....
Bir düşte gördüm
Değişecekti bestesi............


“ Artık en sevdiğim insanlarla bile beraber olmaktan mutlu değilim.....hiç kendini kalabalıklar arasında yapayalnız hissettiğin oldu mu?” diye sormuştun konuşmamızın en başında....
ve konuştukça biz, ben giderek kalabalıklaşıyordum çünkü seni de katıyordum içimdeki izdihama....
Yinelendikçe anlamı boşalan eylemler, bir türlü eyleme dönüşemeyen anlamlar med cezirlerinde
salınan yüreklerin, bir zaman sonra sığlığa vurması gibi, en derin uçurumların kıyısında gülebilen yüzlerin de elbet çözümlemeleri olduğunu ikimiz de biliyorduk ve çözülüyorduk birbirimize....
iki ömrü sekiz saate sığdırmaya çalışıyorduk
mutluyduk, telaşlıydık ve biraz da korkuyorduk
çünkü biliyorduk
aynı şiirin dizeleriydik, aynı romanın kahramanları
aynı bulutun yağmurlarıydık, yağıyorduk işte çölleşmiş yanlarımıza
kendi olmanın bedelini ödemeyi sevenlerden ve gülerken ağlayabilenlerdendik
8 saate sığdırabiliyorduk, tarihçilerin 8 çağa sığdıramayacaklarını 
çünkü biliyorduk
aynı yerden kanayan iki yaraydık
ince bir kabuk bağlıyorduk.......

Kelimenin sesi, sesin teni çağırdığı vakitti
Bir ayindi....
Aşk değildi, serüven değildi, peki neydi?.... neydi birbirimizi kendimize ayna kılan
kelimeler senfonisi?...
şimdi yokluğunu açıklayabilecek, ciltlenmemiş nota defterlerinin dağınıklığında, hangi notayı çalabilir kalbimdeki telleri çoktandır kopuk keman? Hangi uyağa sığar ki yokluğun?.
Söylesene neydi birbirimize yazdığımız coşkulu kelimeler?...
ret edilmeye hazır, oyunsuz, kimsesiz, bir arka sokak çocuğunun günlüğü mü?
terk edenin sigarasını yakabildiği bir ayrılık mektubu?....
bilmiyorum.....
ama ben de direnirim... kirpiklerim direniyor ya.....
tek kişilik bir senfoni dinliyor şimdi
tek kişilik bir dünya......

Giderek büyüyen bir sızının beslediği ve benliğimizin; parmaklarımıza sızdırdığı kelimelere yüklüyorduk kişiliğimizi. Bir tespih gibi parmaklarımıza dolanıyordu yaşam boyu düştüğümüz pusulardan bizi kurtaracak güdüleri yüklenen kelimeler. Tek kişilik dünyalarımız kelimelerin çekiminde
sürükleniyordu birbirlerine
biliyor musun?.. mutluydum....
kainatan yeni yıldızlar çalmaya hazırlanıyordum.....

Ay ışığının gözlere temasında, gözlerin kirpikleri zorladığı anlarda kim yolunu bulabilir ki zamanın pusulasıyla?.... En köşeye sıkışmış halimizle, beş benzemezle blöf çekerken bize yaşam tarihimizi tekzip etmenin yollarını hangi tarih atlasları tarif edebilir? Ve kaç çağa sığar kanayan yerlerimize alışmamız?... Bizi bekleyen tesadüfleri, çocukluğumuzdan miras edindiğimiz saflığımızı kuşanarak, içeriğimizle örtüşmeyen aitlendirildiğimiz sosyalin ağır çatışmasına direnerek konuk etseydik, neler tekrar yazılırdı biyografimize?...

benim düşündüklerim bunlardı...
ay ışığı temasının güneş ışığıyla takasında
nasıl mutluydum ve bendim 
kendimi bırakırken sunaklarında.....


En azından bir gün sonraya erteleyerek kelimelerin sese, sesin tene çağrısını, bir hoşça kal daha ziyan ettik ayrılık koleksiyonumuzdan....ve uyuduk...
Sanki iklimlerce süre gelen uykumuzdan yeni uyanmamış gibi 
dağıldık 
artık bizi tek başımıza kabullenemeyen yastıklara...
ve yalnızdık
alışamıyorduk bile rüyalara.... 

Uyandım... yoktun yanımda...
Hiç olmamıştın zaten.. sadece ummuştum.. ve şaşırmıştım sabah mahmurluğunun bile yenemediği
bu tanımsız arzuya.
Kahveyle nikotinin manşetleri eşliğinde, pazar bulmacalarının yalnız çözülme zorluğundan sıyrılıp 
bekledim seni.... 
bir peri arzusuyla tutuşurken gözlerim, nikotin ve alkol kokuyordu daha 3 saat önce içimdekileri sana yetiştirebilmek çabasıyla titreyen parmaklarım..... nabzımı zorlayan saatlerin acısını, şimdi hangi kelimelerime yükleyebilecek kadar acımasız olabilirim ki?...ağır yüküyle batan geminin seyir defteriydi artık tüm yazdıklarımız. O batıktan tek kişi kurtulmuştu ve o ben değildim. Şimdi giderek derine gömülerek, her şeyi hüzünler senfonisine çeviren onca bekleme saatinden sonra oturmuş bunları yazıyorum sana.
Hayatıma bir şekilde girmiş kimseler ya da benim imgelediğim insanlar ve yaşamlar adına yazdığım onca metnin ömrüne bir de bizim sekiz saatimizi ekliyorum. Arka sokak otellerinin duvarlarına yazılan aşklara inandığım kadar sıkı inanıyorum şu an sana yazdıklarıma ama biliyorum, bir şeyler içgüdülerimi öldürüyor içimde 
intihar eğilimli duygular bir bir bırakıyorlar kendilerini.
Ve kayboluyorlar umutların derinliğinde.....


yine de iki soruyla bir çağrı çıkartıyorum sana...
“ Mavi kuş ne renktir vurulduğunda? “
“ Kaç damla gözyaşının tuzunu tadabilir bir kadın
yaralı dudaklarında? “

Aramadın...
Yoktun... 
hiç var olmuş muydun artık onu da bilmiyorum...
ben sana yazdım; yine gizli özneli ve yüklemi yanlış seçilmiş, imlası umuttan bu metni
şimdi anlatabilirsen kendine 
sen anlat...
teğet geçti tek kişilik iki dünya
ve bomboş kaldı kainat..........

gerisi.....bir hoşça kal ıssızlığıdır artık......
Ana Sayfa